Her kadın çocuk istemez!

Her kadın çocuk istemez!

Anne olmak kadın olmanın sağlaması mı oluyor bir yerde dersiniz? Annelik her kadının tatması gereken bir duygu mu gerçekten? Biyolojik saat gelince ya da doğru adamı bulunca mutlaka gelir mi o his? Hayır, onlar hiç de böyle düşünmüyor. Her kadın çocuk sahibi olmayı istemiyor!

Ayşegül Uğur
İngilizce Öğretmeni, 38



“Kendi çocuğumu değil, gezegenin tüm çocuklarını yaşatmayı seçiyorum”

Bir galaksi düşünün, içinde yaklaşık 17 milyar gezegen var ve bu gezegenlerin içinde sadece mavi, güzel, kırılgan ve yok olmakta olan Dünya’mızda hayat var. Mavi-yeşil bu mucize, insan ilk defa ateş yakana kadar yok oluş nedir bilmezmiş. Ormanlar bütün canlılara nefes olurken, en duru nehirler canlılara hayat olurmuş. İnsan, kendini doğanın bir parçası değil; doğanın efendisi konumuna soktuğu andan itibaren, sonsuz kainattaki tek yuvamız hastalanmaya başladı, ölüyoruz. Milyonlarca hayvan türünü yok ettik, insan yaşamını devam ettirecek oksijeni ve yağmuru sağlayan ormanlar, tüketim hırsımız yüzünden 50 sene içinde hiçbir canlı için yeterli oksijeni ve yağmuru sağlayamamaya başlayacak. Denizlerdeki balıklar ise kimyasallar, nükleer ve petrol sızıntıları ve aşırı avlanma yüzünden 2048’de tamamen yok olacaklar. Mavi-yeşil mucizemizin kurtulabilmesinin tek yolu bu çılgın tüketimin durması ve insan sayısının artmaması.

Tek bir türün tüketim hırsı yüzünden, bu mucizenin ve diğer bütün türlerin göz göre göre yok olmasında payım olmasın diye, ben içgüdülerimden ve anne olmak, yani bir cana hayat vermek ayrıcalığından feragat ettim. Her birimiz bu tüketim, yok ediş sisteminin içindeyiz. Ölüm makinelerinin çarkları dönerken, biz bireysel olarak tek bir vidayız. Çok masum hareketlerimizde bile yok edişin bir parçasıyız. Her saçımızı yıkadığımızda, evimizi temizlediğimizde, elimize krem sürdüğümüzde dahi zehirli kimyasallarla geri dönülemez bir şekilde kaynak sularını, bize yiyecek bağışlayan toprağı ve hatta kendimizi zehre boğuyoruz. Bir tişörtün yapılması için 2.7 ton tatlı su harcanıyor. İnsan türü ise Instagram’da farklı tişörtlerle selfieler çekip, beğenilerden kendine ego protezleri yapıyor. Benim can verdiğim bir çocuk bu mucize yaşama böylesine saygısızlık yaparsa, ben kendimi asla affedemem diye düşündüğüm bir anda karar verdim asla çocuk yapmamaya.

Biyolojik anne olmamayı seçmemin diğer bir nedeni de, gelecekte bizi bir distopyanın bekliyor olması. İçgüdülerimin esiri olup kendi keyfim için, anneliği tatmak için doğacak çocuğumu bu korkunç geleceğe mahkum etmek biraz bencilce bir seçim. Yapay zekanın ve teknolojinin şu an aslanın ağzında olan iş imkanlarını aslanın kalın bağırsağına yerleştirecek olması çocuğuma işsizler ordusunda komutan rütbesinden başka bir şey vermeyecek. Görünen köy kılavuz istemez, üniversitelerin her bölümünden her yıl yüz binlerce mezun çıkıyor. Piyasadaki iş oranı ise buna ters orantılı bir şekilde azalıyor. Bu Dünya’nın daha kaç gazeteciye, satış temsilcisine ya da borsacıya ihtiyacı var? Zaten çoğu işi robotların yapacağı bir gelecekte, bu beton yığını şehirlerde, egzoz kokuları içinde, senede 15 gün yaşam hakkı verilen mahkumlar olarak yaşamayı mı layık görüyorum canımdan çok seveceğim çocuğuma? Ya da küresel ısınma yüzünden oluşacak doğal afetler ve savaşların yarattığı mülteci krizlerinin içinde bir piyon olmayı mı layık görüyorum ona? Koskocaman bir hayır.

“Altın; yenemeyen, içilemeyen, dikilemeyen, alet ve silah yapımı için fazla yumuşak bir metal. Neden bu kadar değerliydi ki?” Yuval Noah Harari’nin dediğini kendimize tek bir kere bile sorsak, Dünya’nın bütün servetini elinde tutan insanların ve şirketlerin gönüllü kölesi olarak, gezegeni kalbine kadar kazıp, ormanlarını, ciğerlerini sökmek için 7/24 çalışan, bilekleri yapay sosyal normlarla prangalanmış bir nesil yaratmayı seçmeyiz. Doğanın bana hediye ettiği o değerli yuvamı, eşsiz rahmimi sistemin bir köle daha öğütebilmesi için kullanmayı reddediyorum çünkü adet yerini bulmasın diyecek cesarete sahibim.

Ben kendi çocuğumu değil, gezegenin tüm çocuklarını yaşatmayı seçiyorum çünkü kendimi bu mucizeden daha değerli de görmüyorum, bu mucizeden ayrı da görmüyorum. Bu, Dünya adlı yaşam mucizesinin bir parçasıyım ve kan bağımın olmadığı her canlının da yaşam hakkını savunuyorum.



Aysın Önen
Çevirmen, 45

“Neden bir çocuğu sevmediğim bir ortama atayım, sonra da gideyim”

Geçen günlerde eğitimci bir arkadaşım tanık olduğu bir olayı anlatmıştı. Yanındaki anne çocuğunu azarlıyor: “Ne demek paylaşacaksın! Öğretmen mi ödüyormuş parasını? Paylaşmayacaksın!”

Bu kadar açık ifade edilince sarsıcı oluyor, ama aslında anneyi maske takmadığı için takdir etmek gerek belki. Çünkü toplumlara, insan türünün kurguladığı kapsamlı yaşantılara bakınca, etrafımızın bu insanların maskeli versiyonlarıyla dolu olduğunu görmemek mümkün değil.

Bence dünya hiçbir zaman çocuğa uygun bir yer olmadı. Küçük harfle başlayan ‘dünya’yı kast ediyorum, yani insanın yarattığı yaşam alanı, alanları, yaşantılar. Yoksa büyük harfli Dünya, yani gezegenimiz, yuvamız; insan zihninin tahayyül sınırlarının ötesinde güzel bir yer.

İnsan bebeklerinde ve küçük çocuklarında, ayrıca tüm hayvanlarda var olan bir saflık var, o meşhur ‘çocuk saflığı’. Etiketsiz, yapmacıksız, çekincesiz; doyasıya gülen, ağlamaktan gocunmayan, çıkar beklentisiz sevebilen, çıkarı varken de küsebilen… Bu mükemmel kendilik hali muhtemelen doğan her çocukla birlikte yeniden geliyor dünyaya, ama yetişkinlerin elinde çok erken son buluyor, hatta ortaya çıkamadan boğulabiliyor. Zira insan onca evrimin üzerine gele gele, kendisi için herkesten beklediği iyiliği, sıra yapmaya gelince enayilik olarak algıladığı tuhaf bir gelişememişlik düzeyine ulaştı. Dolayısıyla korkunç bir bencillik ve acımasızlık aleminde yaşıyoruz. Onun üzerine, aynı bencillik ve acımasızlıkla doğanın suyu, havası, toprağı, hayvanıyla katli ekleniyor. Okyanuslar dahi plastik çöpünden geçilmiyor, deniz canlıları yedikleri plastik çöpler yüzünden acılar içinde ölüyor; milyarlarca insanın yuttuğu ilaçların, kullandığı temizlik malzemelerinin kimyasalları kanalizasyondan denizlerimize akıyor; o köşeye koyup öldürdüğümüz farelerin, bu köşeye sıkıp öldürdüğümüz böceklerin zehri topraktan bize dönüyor; her şey GDO’lu, tohumlar kısır, ormanlar talan... Dünya tahıl ambarları ve su kaynaklarını icat ettiğimiz ‘devasa besi çiftliklerinde’ sırf hamburger olsun diye birkaç ay büyütüp kestiğimiz iyi yürekli hayvanları doyurmak ve temizlemek için harcıyoruz, ortaya çıkan dışkı miktarı çevre felaketlerine yol açıyor, her gün yaban hayattan üç beş hayvan eski kitaplarda kalıyor… Gezegene böyle bir muamele, yastığına sinek ilacı sıkıp yatanlarla aynı zeka seviyesinin göstergesi. Diğer tarafta, tecavüz makbul eylem; çocukken çıkıp arkadaşlarınla oynayacağın güvenli (güvenlikçili değil) mahallen, dalından koparıp meyve yiyebileceğin ağaçları, çalıları sunan bahçelerin yok… Savaşlar, silahlar var...

Açık yüreklilikle ifade edeyim, ‘çocuk seven’ insanların çocukları böyle bir yaşantı kurgusunun neresine eklemleyebildiklerini çözemiyorum. Düşündükçe bunun, ya hiç düşünmeden ya da kendilerini mutlu etmek, şu berbat hayatı yine kendilerine yaşanır kılmak için yaptıkları gayet bencilce bir eylem olduğu sonucuna varıyorum. Ben şahsen bu küçük harfli dünyaya bir daha kesinlikle gelmek istemem. Şimdi neden bir çocuğu sevmediğim bir ortama atayım, sonra da gideyim? Her şeyden çok sevdiğim, hep o çocuk saflığını koruyan hayvanlar için de aynı üzüntüyü duyuyorum, yavruları olduğunda sevinemiyorum. Hiçbir iyi varlık bu yağma, yıkım düzeninin ortasına bırakılıp sevgiyi mumla aramak zorunda kalmayı hak etmiyor.
“Parasını biz verdik, paylaşmayacaksın!” diyenlerdenseniz, o başka.



Burcu Ayaz Atayer
Satış Destek Uzmanı, 43

“Anne olmanın biraz da hormonal ve içgüdüsel kaynaklı olduğuna inanıyorum”

Kendimi bildim bileli çocuk sahibi olmayı hiç istemedim. Bu durum kesinlikle çocuklara karşı olan bir sevgisizlik sebebiyle değildi. Tam tersine çocukları, hayvanları, doğayı çok severim ancak anne olabilmenin maddi ve özellikle de manevi sorumluluğunu almak hiç istemedim. Kendimi ruhsal olarak bu duruma yakın hissedemedim.

Hatta çocuk sahibi olabilmeyi hiç denemedim bile. Bu samimi sözlerime toplumumuz ve özellikle de kadınlar genelde kesinlikle inanmıyorlar.

Bunu ya açık açık söylüyorlar; ‘Her kadın anne olmayı mutlaka ister’ gibi ya da dolaylı olarak ima ediyorlar. Ancak karar ve isteklerimden emin olduğum için çevremdeki çocuklu arkadaşlarımdan ya da diğer kişilerin beni bu konuda ikna etme yöntemlerinden hiç etkilenmedim; hiçbir zaman kötü de hissetmedim.

Ama ben gerçekten günümüz Türkiyesi ve dünya şartlarında ve de kendi şahsi kararlarım doğrultusunda isteyerek ve bilinçli şekilde anne olmadım! Dünyadaki nüfusun hızla artıyor olmasına paralel olarak; kaynakların giderek azalıyor olması, eğitim, doğal çevre, iş ve diğer her türlü imkanın kısıtlanması ya da kalitesinin düşüyor olması beni çocuk sahibi olma konusunda gerçekten düşündürmüş ve kararlarımı etkilemiştir.

Eşim de benimle aynı düşüncede olduğu için evliliğimde de bu konuda hiçbir sorun yaşamadım. Şu ana kadar eksikliğini ve özlemini hissetmedim anne olmamanın. Zaten olmayan bir şeyin özlemini; ileri yaşlarımda da hissedeceğimi sanmıyorum. Bu konu üzerine kendi kendime çok düşündüm, neden istememiş olduğumu sorguladım.

Mutlaka herkes için farklı sebepleri vardır. Ama; anne olmanın biraz da hormonal ve içgüdüsel kaynaklı olduğuna inanıyorum. Galiba benimkiler bu konuda biraz düşük seviyede çalışıyorlar.
Herkes umarım hayatlarındaki isteklerine güzel ve kolay yollardan kavuşur.