Modern cadılar kulübü

Bir tutam yüksek desibel kahkaha, bir tutam baştan çıkarıcı bakış ve bir tutam da -başka işimiz gücümüz yokmuş gibi- çevresini entrika büyüsüyle sardığımız erkek kişi...


Yüzyıllardır değişmeyen bir hikaye anlatacağız; femme fatale kadınlara çevrilen oklar ve ‘kötü kadın karakter’in bu masaldaki yeri... Televizyon ekranlarından empoze edilen kavramlar ve sonucunda ortaya çıkan cadı avında; bizler kendi süpürgemizin peşindeyiz bu defa.

Yazı: Simay Engür

İflah olmaz bir entrikacı, dişiliğin en kışkırtıcı yüzü, direnen, korkutan, tehlikeyi çağıran ve baştan çıkaran… 90’lı yılları kasıp kavuran Kara Melek dizisinin ‘sevdim’ deyip de hiç sevmeyen Yasemin’i; Yaprak Dökümü’nün ekseriyetle ağzımızın tadını bozan Ferhunde’si; Yasak Elma’nın entrikada voltran oluşturan Ender, Yıldız ve Şahika üçlüsü ve elbette ismini duyar duymaz fonda çalmaya başlayan o çok bilindik şarkıyla, sisli bir karanlığın arasından süzülen Ezel dizisinin Eyşan’ı… Popüler kültürün cadı avında, kötülük tohumu olarak lanse edilen kadın karakterler; tedavülden kalktığını düşündüğümüz ‘cadılık’ mitini, femme fatale yani ‘ölümcül, felakete sürükleyen kadın’ tasviriyle sürdürmeye devam ediyor. Peki, femme fatale kime denir? Onun tehlikeli sularının tasviri, her kültürün hayal gücüne göre farklı bir derinlik kazanıyor olsa da ne olmadığı konusunda hemen hemen her kültür hemfikir: Femme fatale ideal bir eş, anne ya da evlat olmayan kadın. Erkekleri, kuzu kuzu felakete sürükleyen ve neredeyse sadece süpürgesi eksik femme fatale karakterler, ana akımdaki kadın temsillerini ‘boynu bükükler’ tadındaki edilgen çeperinden ayırıyor olsa da ‘özgür iradesini kullanan kadın’ mertebesine bir türlü erişemiyor ve üstelik bu durum, hikaye anlatıcıların bilinçli bir tercihi olarak karşımıza çıkıyor. Mitolojinin topraklarına sımsıkı bağlı kökleriyle kötü kadın imgesine, denizcileri kendilerine yem yapan Sirenler’de; taş eden bakışlarıyla, yılan saçlı Medusa’da; dünyadaki tüm kötülüklerin yayılmasına neden olan Pandora’da ve daha nicelerinde ezelden beri rastlıyoruz. Yeşilçam’ın kötü kadın kahkahası eşliğinde, asıl sormak istediğimiz soruysa şu: Feminizmin yol kat ettiği, hangi coğrafyada olursanız olsun kadın haklarının her zamankinden daha yüksek sesle dile getirildiği günümüzde; kadın karakterlerin ustalıkla örtülen ‘kötülük’ peçesinin ardında, neden hala inandırıcılığını çoktan yitirmiş ve masaldan öteye gidemeyen ‘cadı’ damgası gizli?

AYNI GÖKYÜZÜNDE, FARKLI SÜPÜRGELER

Madeline Miller’ın kaleme aldığı ‘Ben, Kirke’ kitabında, Olymposlu tanrılarca büyücü ilan edilen ve aslında tüm yabani hayvanların, otların, suyun doğal büyüsünü keşfetmiş olan cadı tanrıça Kirke şöyle bir serzenişte bulunur: “Ozanlar benden, -erkek- kahramanın karşısında diz çöküp merhamet dilenen bir kadın olarak bahsetti hep; ilaç katarmışım tatlı şaraplarına, büyüleyip domuza çevirirmişim hızlı giden gemilerin tayfasını, babaevini unutturur, sılaya kavuşmalarına müsaade etmezmişim. Ne demeli, kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimidir; yerlerde sürünüp ağlamazsak gerçek bir hikaye olmazmış gibi. Ama yanılıyorlar, yanılıyorsunuz: Cadılık illa nefret, kıskançlık ya da başka türlü bir kötülükten doğmaz; ben ilk büyümü aşkımdan yapmıştım. Ben, Helios’un kızı, Aiaie Cadısı Kirke.” Hikayeler, hangi yüzyıla ait olursa olsun tıpkı manipülatif Kirke anlatılarında olduğu gibi doğa ve kadını ortak bir yazgıda buluşturan, ikircikli bir sömürüden bahsetmek mümkün. Neden derseniz, doğanın tüm kaynakları ve kadın hakları; yüzyıllardır erkek egemen kurumların baskısı altında sömürülüyor. Tıpkı Orta Çağ’da, neredeyse 300 yıl kadar süren cadı avlarında olduğu gibi… Cadı avları, şifalı bitkilerle ilaç yapan şifacı kadınların ‘büyücü’ olarak ilan edilmesi ve yakılarak öldürülmesiyle sonuçlanıyordu. Bugün de haklarını ve cinsel özgürlüğünü savunan kadınların sürgün edildiği, ötekileştirildiği hikayelerde ‘cadı avı’nın izlerine rastlamıyor muyuz? Feminist yazar Silvia Federici, ‘Cadılar Cadı Avı ve Kadınlar’ kitabında geçmişin izleriyle, bugün arasındaki ortak riyakarlığa şöyle değiniyor: “Orta Çağ dünyasında kadına verilen en büyük toplumsal görev, namuslu olma görevidir. Aslında dönemin kadın figürüne uymayan zıt karakterdeki bu kadınlar, Cadı Avı ile temizlemeye çalışıldı. Böylece dönem erkeğinin istediği bir kadın fikri yayılmaya başladı. Bu modele göre kadının toplumsal rolü şöyle olmalıydı: Doğurgan, cefakar, fedakar ve kendini çocuğuna adayan anne modeli. Yani Orta Çağ’da Bakire Meryem’in sembolü olan iffetli kadın modeli, tüm kadınlardan beklenen bir ödeviydi.” Peki, aynı gökyüzünde farklı süpürgeleriyle uçuşan kötü kadınlar aracılığıyla, modern dünyadaki yeni ödevlerimiz nasıl tasvir ediliyor? Konuyu başa sarıyor ve Orta Çağ’daki ve mitolojik anlatılardaki cadı arketipinin bugünkü karşılığının ‘tekinsiz femme fatale kadınlar’ olduğunu yeniden hatırlatma gereği duyuyoruz. Cadı, kadın ve femme fatale kavramlarının ‘kasten’ devam eden bütünlüğüne dikkat çekmek içinse, 20’lerin baskıcı Almanya’sının atmosferine gidiyoruz. Kadınların iş hayatında daha fazla yer almaya başlaması, daha önce erkeklerin tekelinde bulunan pek çok meslek grubunda fırsatlarının artması, yaşam tarzlarının değişmesi, her alanda bağımsız olma konusunda seslerinin daha gür çıkmasıyla birlikte Alman otoriteleri, bu alışagelmemiş kadın değişimini birer tehdit unsuru olarak gördü. Popüler basında ‘ailenin ve anneliğin’ önemine dair fikirler ivme kazanırken; beyaz perdede femme fatale karakterlerin bir anda yükselişi ile ‘suçlu kadın’ imajı, toplumsal bir ders niteliği kazandı. Size de bir yerden tanıdık geliyor mu? Kadın haklarının ve cinsel özgürlüğün daha yüksek tonda dile getirildiği, şiddeti meşrulaştıran kadın televizyon karakterlerine tepkinin devasa boyutlara ulaştığı günümüz Türkiye’sinde televizyonu açıp dizilere bir göz atın... Kaç tane tek boyutlu, sığ, yegane başarısı erkeğin aklını çelmek olan, baştan çıkaran ve bir otoritenin önünde diz çökmedikçe ‘iyilik’ mertebesine ulaşamayan, femme fatale ‘cadı kadın’ ile göz göze geldiğinizi yalnızca meraktan soruyoruz. Hala tesadüf olduğunu mu düşünüyorsunuz?

FEMME FATALE KADINLAR VARDIR!

Tıpkı femme fatale erkekler olduğu gibi. Öyle ki sinemanın ikonik James Bond karakteri, femme fatale örneklerin en başında geliyor. Ancak asıl sorumuz şu: Aklınızda James Bond’un işinde başarısız olduğuna ya da özgür iradesini kullanamadığına dair en ufak bir şüphe belirdiği oldu mu? Nasıl ki başında hale ile dolaşan saf ve pasif kadın karakterler, erkek bakışıyla gerçek dünyadan kopuk bir manzara yaratıyorsa; kahkahalarıyla kulağımızı çınlatan, sahte bir ‘güç’ gösterisiyle donatılan kötü kadınlar da köklerinden erkek bakışına ve ‘cadı avına’ sımsıkı bağlı bir hale getiriliyor. Milos Forman’ın 1975 yapımı kült Guguk Kuşu filmindeki Hemşire Mildred’ın hikayesine odaklanan Ratched dizisinde, Sarah Paulson’ın hayat verdiği Mildred karakterini ise tüm bu mitlerden ayırarak ideal, kendi hür iradesine sımsıkı bağlı bir kötü kadın örneği olarak buraya bırakıyor ve süpürgelerimize doğru ilerliyoruz! Tanrıça Kirke, bugün yaşasaydı; etrafındaki erkekleri yine domuza çevirir miydi? Yoksa gözünü intikam ve hırs bürümüş bir şekilde, karikatürize edilmiş yüksek topuklu ayakkabılarıyla avını arayan bir femme fatale olarak mı dolaşırdı şehirde? Açık söylemek gerekirse, biz artık bir fark göremiyoruz.

‘FEMME FATALE’ BİR FİLM LİSTESİ

Hangi karakterin kötülük tohumlarının gerçekçi, hangilerinin ‘cadı’ mitinin birer uzantısı olduğuna siz karar verin…

  1. Lulu, Pandora’nın Kutusu (1929)
  2. Elsa Banister, Şanghaylı Kadın (1947)
  3. Evelyn Mulwray, Çin Mahallesi (1974)
  4. Alex Forrest, Öldüren Cazibe (1987)
  5. Rita, Mulholland Çıkmazı (2001)

 

Televizyonu açıp dizilere bir göz atın... Kaç tane tek boyutlu, sığ, yegane başarısı erkeğin aklını çelmek olan, baştan çıkaran ve bir otoritenin önünde diz çökmedikçe ‘iyilik’ mertebesine ulaşamayan, femme fatale ‘cadı kadın’ ile göz göze geldiğinizi yalnızca meraktan soruyoruz.

İLGİLİ İÇERİKLER