Şiddetin pornografisi

Şiddetin pornografisi

#BlackLivesMatter ile birlikte şiddete karşı adalet arayışı, eylemsizliğe alışmış modern insanın sürpriz bir şekilde eyleme geçmesini sağladı. Peki, şiddet içeriklerini hazla karışık bir utançla izlemek, paylaşmak ve like’lamak eleştirdiğimiz şiddet pornografisini yeniden üretiyor olabilir mi?

Başka bir kıtadaki, uzak diyarlardaki adaletsizliğin; kendimizden de bir parça alıp götürdüğünü yeniden anladık. Şair John Donne ötekinin başına gelen şiddet karşısında ‘iyi ki benim başıma gelmedi’ duası için bir şiirinde; “Hiç sorma çanların kimin için çaldığını, çanlar senin için çalıyor” der. Çanlar bugün dünyanın pek çok yerinde insanlık için çalıyor. Herkesin gözü, kulağı, like’ları, paylaşımları siyahi George Floyd’un polis tarafından öldürülmesinin ardından yapılan protestolara çevrildi. #BlackLivesMatter ile birlikte özgürlük, adalet, eşitlik gibi değerleri sorgulamayı unutmuş; post-truth’a yani ‘hakikatin önemsizleşmesine’ sıkışıp kalmış tüm insanlar sokağa döküldü. Uzun zamandır ilk kez bu kadar hızlı yayılan, eyleme dönüşen, seyir malzemesi haline gelen bir protestoyla karşı karşıya kalıyoruz ancak merak ettiğimiz konu biraz daha farklı. Belki de çocukluğumuzdan itibaren gazete sayfalarında; haberlerde arka arkaya izlediğimiz savaş, tecavüz, dayak, işkence, silahlı saldırı ve şiddetin başka başka yüzlerinde yansıtılan ‘yoldan çıkarsan böyle olursun’ mesajı, rafa mı kalkıyor? Bugün sosyal medya sayesinde kullanıcı eliyle paylaşılan polisin orantısız şiddetine bakılırsa; devletlerin kendi eliyle televizyona, gazeteye verdiği şiddet görüntüleri ve altında yatan ideolojik mesajlar tarih mi oluyor? Bu noktada öncelikle medyanın ve dolayısıyla devletin şiddeti, nasıl bir seyirlik malzemeye çevirdiğini anlamak gerekiyor yani şiddetin pornografisini... Tam sevişme sahnesinde değişen kadraj ile tam kan dökülecekken sansürlenen görüntü arasındaki benzer, iki yüzlü ve kaçak dövüşen hazlar, şiddet ve pornografi kelimelerini yan yana getiriyor. Karşımıza bir şiddet haberi çıktığında önce gözlerimizi kaçırıyor, ardından merak ediyor ve devamında içimizde tuhaf bir haz eşliğinde seyretme isteğine kapılıyoruz. Bunu biz değil; yazar, kuramcı ve eleştirmen Susan Sontag söylüyor ve şiddet içeriklerine karşı duyulan hazzın, devlet ideolojilerine nasıl fırsat verdiğini şöyle açıklıyor: “Medya, şiddet dahil her türlü içeriği kendi ideolojik yapısına göre ve amaçları doğrultusunda şekillendirip keyif veren eğlencelik malzemeye dönüştürerek kitlelere iletmektedir. Şiddeti uygulayanların yanında, bunu seyreden kitlenin de zamanla şiddetten zevk aldığı gözlemlenmektedir.” Sontag’a göre başkalarının başına gelen şiddeti seyrederken, bu trajediden uzak kalma duygusunu tadıyor ve kendinin değil, ‘başkasının acısına bakıyor’ olmanın getirdiği bir rahatlama yaşıyoruz. Gerçekten de geleneksel medya dilinde şiddet yoldan sapanların, azınlıkların, direnişçilerin, geç saatlerde sokakta gezenlerin, kültürel değerleri ihmal edenlerin, azınlıkların, geride kalmış bir toplumda kadınların, fakirlerin, dünyevi zevklerin peşinden giden zenginlerin başına geliyor. Tüm şiddet görüntülerinin temelinde olağandışılık ve tıpkı Kırmızı Başlıklı Kız masalı gibi tek başına, tekinsiz bir yöne doğru sürüden ayrılma var… Sürüden ayrılanı, kurt kapar! Devletin terbiye aracı olarak kullandığı birçok televizyon kanalı ve gazete, şiddet reytingini her daim toplumlara ders vermek için kullanıyor. Devletin eliyle çekilen ve devletin göstermek istediğiyle sınırlı görüntüler, şiddete uğrayan yabancının hikayesinden ders çıkarıp örnek bir vatandaş olmaktan bir anlık gurur duyan bir toplum inşası anlamına geliyor.



LIKE'LARIN PORNOGRAFİSİ
Peki geleneksel medyada şiddeti bir ders ve pornografik bir reyting amacıyla kullanılması, sosyal medyayla birlikte ortadan kalkıyor mu? Bugün en yakınımızda olan #BlackLivesMatter protestolarında, eylemcilerin eliyle çekilen şiddet anlarını şeffaf bir şekilde görebiliyoruz. Bu içerikler milyonlarca kullanıcı tarafından paylaşılıyor, şiddet her defasında yeniden üretiliyor ancak devletin belki de gizli kalması gerektiğine inandığı birçok içerik dünyanın her yerine ulaşıyor. Instagram’a ya da Twitter’a girdiğinizde orantısız polis şiddetini; eş zamanlı olarak yandaş haber kanallarını açtığınızda protestocuların ‘yağmalama’ görüntülerini görüyoruz. Tüm bunları göz önünde bulundurduğunuzda, şiddeti kendi rızasıyla teşhir eden halk ve sosyal medyayı nasıl kendi lehine çevireceğini henüz keşfedememiş bir devletle karşı karşıya kaldığımızı söylemek hiç de zor değil. Asıl soruysa, bastırılmış içgüdü olarak şiddet ve şiddeti dikizlemenin verdiği gizli hazzın yani ‘şiddetin pornografisi’nin kendine sosyal medyada da yer bulup bulamadığı… Nasıl mı? Instagram’ın ‘hassas içerik’ adı altında bulanıklaştırdığı her türlü şiddet görüntüsü, milyonlarca kullanıcının profilinde tekrar tekrar paylaşılıyor. Günümüzün şeffaf toplumu, birer özgürlük eylemi olarak; eleştirdiği şiddeti farkında olmadan yeniden üretiyor ve seyirlik bir unsur haline getiriyor. Bu durumun hiç de göz ardı edilemeyecek olumlu yanı, adaletin yanında bir kamuoyu yaratmadaki başarısı. Öyle olmasaydı otoriteler, manipüle etmek ve karşıt kamuoyu oluşturmak için bu denli sahte hesap açıyor olmazdı. Yanılıyor muyuz? Diğer bir yandan sosyal medyanın şiddet dahil her konuda bu denli açık seçik kullanılıyor oluşu, devletlerin otoritesini sağlamlaştırıyor. 1984 romanını hatırlayın… Distopya türündeki romanda, Büyük Birader’in insanları her an gözetlediği, kontrol mekanizmasının tek elde olduğu bir gözetim toplumu anlatılıyordu. Dijital çağdan önce tıpkı 1984’teki gibi, denetim korkusuyla gizli saklı eyleme dökülen ya da korkuyla eyleme dökülemeyen her durumda, kazanan yine otorite oluyordu. Bugünün dijital toplumu ise özgürlük rüyasının sarhoşu olmuş bir halde kendini ifşa ederken; artık otoritelerin halkı gözetlemeye gereksinimi kalmıyor. Böylece sosyal medya sayesinde hayatını teşhir eden, şeffaflaştıran toplum; farkında olmadan kendini yine ‘kontrol toplumu’ haline getiriyor. Evet, #BlackLivesMatter’ın tohumları sosyal medyadan yayılan bir vahşet video’suyla atıldı. Bu şiddet sahnesi tıpkı geleneksel medyadaki gibi bilerek enjekte edilen bir kıvılcım mıydı; devlet, otoritesini kanıtlamak için insanların sokağa çıkmasını mı istedi; yoksa tam aksine sosyal medya, özgür bir basın organı gibi gerçeği görünür mü kıldı? Henüz bilmiyoruz… Yıllarca Irak gibi ‘uzak diyarlarda’ ya da tekinsiz yollara sapan ‘aykırı insanlarda’ hayat bulan şiddet, bugünün dijital dünyasında çok daha tarafsız ve şeffaf bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ama sosyal medyadaki şiddet sahneleri hala ‘ötekinin başına gelen’ olarak algılanıyor, iyi ki ben değildim deniyor, önlenemez bir suçluluk ve gizli bir hazla paylaşılıyor. Kısacası şiddetin pornografisi hala otoritenin amacına hizmet ediyor ve hala satıyor; -like getiriyor-. Susan Sontag karşılaştığımız şiddet kurbanlarına bakış açımız için şöyle söyler: “Ne kadar çok sempati duyarsak, acılara yol açan gelişmelerde bir suçumuz olmadığı hissine kapılmamız da o kadar kolaylaşır.” Bu sözler, dijital ortamlar için de geçerli olabilir mi? Kadın, erkek, siyah, beyaz, hayvan, uzak, yakın, tüm şiddet mağdurlarına dair postları ne kadar çok like’larsak, şiddet uygulayanı ne kadar çok linç edersek, bu video’ları ne kadar çok paylaşırsak ve ne kadar çok insanın görmesini sağlarsak; vicdanımız o kadar rahat oluyor. Susan Sontag bugünü görseydi, aynen böyle söyler miydi? Sosyal medyada şiddetin pornografisi, henüz sorgulanması gereken bir noktada. Tam da bugünü, bu anı düşünme sırası şimdi hepimizde.

Yazı: Simay Engür