“Herkese biraz yalnızlık gerek”

Yeni kitabı, Kimdir Bu Mitat Karaman?’ı kısa süre önce okurla buluşturan Doğu Yücel, yalnızlık temasına farklı bir pencereden bakıyor. Herkesin kendini tanıması için az çok yalnız olması gerektiğini savunuyor ve ekliyor: “Yalnızlık suç değildir” tezini ispatlamaya çalıştım.

Yazı: Gülru İncu

Yalnızlık nedir, insan ne zaman yalnızdır, yalnızlık insanın kendini daha iyi anlamasında nasıl bir rol üstlenir ya da daha önemli bir rol üstlenir mi? Yeni kitabı Kimdir Bu Mitat Karaman?’da kendi deyimiyle bu defa küçük bir insanın sıradan bir hikayesini anlatmaya soyunan Doğu Yücel, bunu yaparken satır aralarında toplumsal hezeyanların insan hayatını nasıl kapkara bir lanet gibi sardığına değinmeden de geçmiyor.

Mitat karakteri nasıl doğdu? Onu yaratırken nelerden, kimlerden, hangi durumlardan yararlandınız?
Mitat karakteri çok uzun yıllardır aklımda aslında. Sadece bugüne kadar onu nasıl kağıda aktaracağımı, nasıl bir hikayeyle onu tanıtmam gerektiğini bilmiyordum. Derken bir gün bir komşumdan apartmanımızda bir daireye hırsız girdiğini öğrendim. Apartmanımızın kapısı sağlam olduğundan hırsızın nasıl girmiş olabileceğini sordum. Komşum hırsızların tüm kapıları aşağıdan çaldığını, illaki birinin otomatla kapıyı açtığını söyledi, sonra gözlerimin içine baktı ve ‘Yoksa sen mi açtın?’ dedi. O gün evde olmadığım halde afalladım. Gerçekten de sorumsuzca kapıyı açmış olabilirdim. İşte tam bu noktada bir roman fikri yattığını fark ettim ve bu fikir tam da yıllardır aklımda dönen Mitat’ı tanıtacağım o hikaye olabilirdi.

Diğer kitaplarınızdaki fikirlere kıyasla daha küçük, daha dar alanda geçen bir fikir aslında…
Tam da bu yüzden hoşuma gitti aslında. Herkesin her an başına gelebilecek kadar sıradan bir olay. Bugüne dek bunun tersine hep sıra dışı, hep büyük öyküler anlattım. Hayalet Kitap’ta üniversite kampüsüne musallat olan bir hayalet, Varolmayanlar’da tüm dünyayı etkileyen doğaüstü bir isyan... Dedim ki bu defa küçük bir insanın sıradan bir hikayesini anlatayım. Kimdir Bu Mitat Karaman?’ın büyük çoğunluğu bir apartmanda geçiyor fakat apartmandaki paranoya zamanla şehre, oradan da ülkeye, hatta dünyaya yayılıyor diyebilirim. Sıradan bir beceriksizlikle önce bir insanın hayatı kararıyor, sonra bu durum bir lanet gibi etrafına sıçrıyor. Tek bir noktadan çıkıp sonsuza ıraksayan bir hipnoz halkası gibi...

Kitapta dediğiniz gibi, kahraman bir yana, hayata figüran kadrosundan giren pek çoğumuzun ortak varoluş problemi ne sizce? Bu bir varoluş problemi mi yoksa sadece bize öğretilen bir algı şekli mi?
Modern zamanlarla ilgili en büyük problem kendimizi tanımaya şansımızın bile olmaması. Bir rüzgara kapılmış gidiyoruz. Özellikle 30’lu yaşlarda bunu daha iyi idrak ediyor insan. Karakterimiz, düşüncelerimiz, yaşamımız hep başkalarının yönlendirmesiyle bir yöne doğru gitmiş. Tutkularımız bile bize empoze edilen şeyler, bizim seçtiklerimiz değil. Bir de hayatlarımız son derece güvenli çerçeveler ve belli rutinler ekseninde ilerliyor. Oysa tehlikeye bulaşmadan, bir risk almadan insan gerçekten nasıl biri olduğunu anlayamaz. Mitat’ın başına gelen de bu aslında. O güne kadar hiç bunlar üzerine düşünmemiş. Önce darbe girişiminin yaşandığı gece kendisiyle ve yalnızlığıyla yüzleşiyor, sonra da romanın başındaki şüpheli ölümle birlikte kabuğunu kırmaya başlıyor.

Bu aynı zamanda yalnızlık üzerine bir roman. Yalnızlıktan hareketle evlilik ve aile gibi kavramlar da tartışılıyor. Bu tartışmada nerede duruyorsunuz?
Yazar olarak Mitat’ın macerasının sebep olduğu tartışmalarda taraf tutmamaya çalışıyorum ama en baştan beri tabuların üzerine gittiğim bir gerçek. Maalesef toplumsal yaşantıda bireyin yalnız kalması giderek güçleşti. Özellikle bizimki gibi muhafazakar toplumlarda yalnız insana kötü gözle bakılıyor. İşlevsiz, faydasız ve hatta potansiyel bir suçluymuş gibi... Bir de bu sadece bazı kültürel mahallelere özgü bir baskı değil, burjuva kültüründe de var. Oysa bence birey yalnız kalmadan kendini geliştiremez, çünkü kişinin kendini geliştirebileceği tüm aktiviteler yalnız başına yapılır. Yazmak, okumak, enstrüman öğrenmek, yürümek... Hatta bunlara düşünmeyi de ekleyelim. Toplum bizi yalnız bırakmadığından kendi kendimize kalıp düşünmeye bile zaman bulamıyoruz. Şahsen üniversite yıllarımda az arkadaşımın olmasından ve Hayalet Kitap’ta anlattığım platonik aşk vakasından dolayı yalnız kalışımdan dolayı kendimi şanslı hissediyorum. Kendimi sosyal bir ortamda bulsaydım birtakım boş eğlenceler yüzünden ne doğru dürüst kitap okuyabilecektim ne de kendimi yazar olarak geliştirebilecektim. Biraz aykırı bir fikir olduğunun farkındayım ama herkesin kendini tanıması için az çok yalnız kalması gerektiğini düşünüyorum. Kimdir Bu Mitat Karaman?’da da özellikle bu konuyu masaya yatırdım. ‘Yalnızlık suç değildir’ sözü kitabın ana tezlerinden biriydi, bu tezi ispatlamaya çalıştım.


Bugüne kadar okuduğunuz romanlar arasında en çok hangi karakterlerden etkilendiniz? Mitat karakteri bu karakterlerden parçalar taşıyor mu?
Boris Vian’ın karakterleri beni çok etkilemişti; Kırmızı Ot, Günlerin Köpüğü, Yürek Söken’deki kahramanlar. Birbirlerine ve tabii ki Boris Vian’a benzer bu karakterler. Jack London’ın Martin Eden’ı, Jules Verne’in Kaptan Nemo’su, Kafka’nın K’sı, Salinger’ın Holden Caulfield’i, Oğuz Atay’ın Turgut’u da aklıma gelen diğer isimler ama Mitat’ta kim var diye düşünürsek Melville’in Katip Bartleby’si diyebilirim. Çok benzemiyorlar aslında ama bir akrabalıkları olabilir. Edebiyat dışından ise üç karakteri anmam gerek. Metin Fidan’ın çizgi karakteri Ediz’i, Seinfeld’in meşhur George Costanza’sı ve kitapta sık sık bahsi geçen Sevmek Zamanı’ndaki boyacı Halil. Tek tek baktığımızda Mitat bunlardan hiçbirine benzemiyor ama bazı izler, bağlar fark edilebilir.

Yazar olmak hayatı algılayışınızda en çok nelerin değişmesine neden oldu ya da şöyle sorayım: Hayatınızdaki hangi değişimler yazar kimliği kazanmanıza vesile oldu?
Nasıl fotoğrafçı olduğunuzda artık gördüğünüz her yerde kafanız kadraj mantığıyla çalışırsa yazar olunca da gündelik hayat içinde hikayeler, fikirler, diyaloglar arıyorsunuz sürekli. İlkokulda bile birtakım hikayelerle uğraşıyordum yani öbür türlü bir hayatı hatırlamıyorum. Babamı erken yaşta kaybetmemden karakterime hiç uymayan bir bölümde üniversite okumama dek hayatımda gerçekleşen her olay yazarlığımı tetikledi. Bu karşılıklı bir etkileşim. Öyle ki başıma gelenler mi yazarlığımı etkiliyor, yazarlığım mı başıma gelenleri etkiliyor, bazen ayırt edemiyorum.

Hangi edebiyat türlerine daha yakınsınız?
Sevdiğim bazı ekoller var ama kendimi tek bir ekolde göremiyorum. Hepsinden bazı özellikler alıp kendime has bir hikaye anlatımı yakalamaya çalıştım. Douglas Adams’ın mizahı da var bunda, Bram Stoker’ın gotiği de. Hem okur olarak hem yazar olarak özgünlüğe çok önem veriyorum. Etkilendiğim yazarlar var ama hiçbirine de benzemek istemem. Kitap kapağında da, kitaplarımın isimlerinde de buna dikkat ediyorum. Okur raflara bakarken gözü benim kitabıma kaydığında ‘O da ne?’ desin istiyorum.

Son zamanlarda neler okuyorsunuz?
Artık hızlı okunan romanları tercih ediyorum. Eskiden ne güzel 4-5 günde okurduk romanları. Stephen King’in ilk dönem kitapları, Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı, Jules Verne maceraları, Asimov’lar, Boris Vian’lar, Paul Auster’ler, Bukowski’ler, Hermann Hesse’ler, Amin Maalouf’lar, Buzzati’ler... Şimdi neler oluyor, kalın kalın kitaplar, daha da kötüsü akmıyorlar. Sanki sürükleyici anlatım ayıpmış gibi. O yüzden bakıyorum kitaba, akmıyorsa bırakıyorum açıkçası. Son okuduğum kitaplar Altay Öktem’in Thomas Düşerken’i ve Hakan Bıçakcı’dan Uyku Sersemi.