'Bir salkım üzümün anlattıkları'
Beni bilen bilir, önce “Memleket” diyenlerdenim. Memleketin her köşesini gezmeye bayılırım. Üstelik neredeyse kendimi bildim bileli de gezerim. Bu konuda çok şanslıyım; çünkü annem ve babam da gezmeyi çok seven, çocukken bizi gittikleri her yere yanlarında götüren insanlardı.
Yaşıtlarım daha İstanbul’un birçok yerini bilmiyorken ben o sokakları gezmiş, farklı semtlerini görmüş, çevremizdeki tüm adalara gidip onları keşfetmiştim bile. Bunu özellikle söylüyorum; çünkü İstanbul’da doğup büyümüş ama yanı başımızda duran bir vapura binip adaya gitmemiş insanlar var.
Düşünün, daha çocukken önce doğduğum şehri öğrenmiştim. Üstelik bu sadece doğduğum şehirle de sınırlı kalmamış, İstanbul dışında da birçok yere gitmiştim. Bence bu, bir çocuk için en büyük zenginlikti.
Çünkü ülkeni, insanını, yemeğini, kültürünü ve doğasını tanıyarak büyüyorsun. Çocukken gördüğün bir yer, tattığın bir yemek veya oturduğun bir sofra yıllar sonra bile aklında kalıyor; hatta hayatta sana yol gösteriyor.
Sonra mesleğim de beni hep yollara çıkardı.
Sosyal medyadan takip edenler beni son yıllarda çok geziyor, görüyor ve deneyimliyor sanıyor ama öyle değil. Ben mesleğe başladığım günden beri yollardayım. Çünkü bizim mesleğin temelinde gezmek, görmek, insanlarla konuşmak, deneyimlemek ve sonra yazmak, sunmak, anlatmak vardır.
Masa başında oturmakla olmaz; sokağa çıkıp deneyimlemek gerek. Dinlersin, sorarsın, öğrenirsin… Ben de bu yüzden dere tepe demeden gezmeye bayılırım.
Bu sefer yolum, bağ bozumu için Trakya’ya düştü. Zaten dalından üzüm toplamak, elinde sepetle bağların arasında dolaşmak söz konusuysa beni tutabilene aşk olsun! Daha önce de çok kez deneyimledim ama her seferinde ilk günkü heyecanla o bağlarda geziyorum. Üzümleri izliyor, kokluyorum.
Metro Türkiye; ülkemizin kadim bağcılık mirasını ve yerel üreticilerin emeğini yakından tanımak için hasat zamanına davet edince de koşa koşa gittim. Barbare, Suvla ve Porta Caeli bağlarında hem bu köklü üretim geleneğine tanıklık ettim hem de arkasındaki emeği daha iyi anladım.
Düşünsenize; İstanbul’un hemen yanı başından başlayarak Tekirdağ’dan Kırklareli’ne, Edirne’den Çanakkale’ye uzanan topraklarda ne güzel ürünler yetişiyor. Her bağın başka bir hikâyesi, her üreticinin anlatacak başka bir emeği var.
Yani biz bazen uzağa bakarken yakınımızdakini unutuyoruz. Oysa burnumuzun dibinde keşfedilmeyi bekleyen ne çok yer, tanışılacak ne çok insan, tadılacak ne çok lezzet var.
Bu sebeple daha güneş doğmadan düştük yollara. İlk durak Barbare Bağları… Aldım sepetimi elime, daldım bağlara. Beyaz üzüm ayrı güzel, siyah üzüm ayrı…
Bir salkımı dalından kesip sepete bırakmak bile insanı mutlu etmeye yetiyor. Ama asıl mesele, o salkımın sen oraya gelene kadar yaşadıkları: Güneşle, rüzgârla, toprakla geçen aylar… Budayan, bakımını yapan, başında bekleyen eller… Havayı takip eden, yağmuru düşünen, hasat zamanını kollayan insanlar…
Bizim birkaç saniyede kopardığımız bir salkımın arkasında koca bir mevsim var anlayacağınız.
Bir de sofradaki hâlini düşünün. Yiyoruz, sonra salkımın üzerinde kalan üç beş taneyi belki önemsemiyoruz. Dolapta unutuyor, buruşunca çöpe atıyoruz. “Birkaç üzüm tanesi işte” deyip geçiyoruz.
Oysa bağda dolaşırken insan o birkaç taneye bile başka türlü bakıyor. Çünkü yetiştiği yeri görmüş, onu yetiştiren insanı dinlemiş olunca iş değişiyor. O üzüm artık yalnızca manavdan alınan bir meyve olmaktan çıkıyor.
Galiba gezmeyi en çok da bunun için seviyorum. Çünkü insan gördükçe öğreniyor, öğrendikçe kıymetini daha iyi biliyor. Memleket dediğin; gezip fotoğraf çektirdiğin güzel yerlerin çok ötesinde bir anlam kazanıyor toprağıyla, sofrasıyla, insanıyla ve emeğiyle…
Annemle babamın çocukken bizi gezdirmesini neden bu kadar büyük bir zenginlik saydığımı şimdi daha iyi anlıyorum.
İki gün dur durak demeden gezdiğim bağ bozumundan sepetimde üzümlerle döndüm. Aklımda ise tek bir düşünce vardı: Bir salkımın ucunda kalan o son üç beş taneyi bir daha öyle kolayca ziyan edemem. Daha doğrusu, topraktan gelen hiçbir şeyi ziyan edemem. Hiçbirimiz etmemeliyiz; çünkü arkasında gerçekten büyük bir emek var.
Bir de bu işlere gönül veren insanlar var tabii. Gittiğimiz bağlarda nasıl canla başla çalıştıklarını görmek, hikâyelerini kendilerinden dinlemek çok kıymetliydi.
Metro Türkiye’nin burada yaptığı çok kıymetli bir şey daha var: Belki adını bile duymayacağımız küçük işletmeleri, kendini geniş kitlelere tanıtacak imkânı olmayan yerel üreticileri bulup bizlerle buluşturuyor. Özellikle son yıllarda buna daha çok tanıklık ediyorum. İşini çok iyi yapan ama sesini duyuramayan insanların emeğini görünür kılıyor. Biz de tanıyor, dinliyor ve anlatıyoruz. Böylece o emek, o hikâyeler çok daha fazla insana ulaşabiliyor.
Bu arada Çanakkale’deki Porta Caeli’den ayrıca bahsetmeden geçemeyeceğim. Gerçekten anlatılmaz, yaşanır bir yer. Her gidişimde beni biraz daha büyülüyor. Oteldeki sanat eserleri, ürettikleri, peyzaj mimarisi… Nereye baksanız bir özen, bir incelik görüyorsunuz. Zaten ait oldukları coğrafya müthiş. Onlar da bu bereketli topraklardan beslenirken yaptıkları işle o coğrafyaya değer katıyorlar. Uluslararası arenada yarışan, gurur duyduğumuz kıymetli işletmelerimizden biri.
Topraktan üreticiye, üreticiden tüketiciye uzanan uzun bir yol var. Her aşamasında emek, sabır ve özen…
O yolun sonunda, sofranın başında ise biz varız.
Bunca emeğin kıymetini bilmek de bize düşüyor.