Koruyucu anneler

Koruyucu anneler

Anneyseniz ya da anneniz hayattaysa, size zaten her gün Anneler Günü. Bir de sıra dışı, kahraman anneler var: Koruyucu Anneler. En çok, özel olarak Anneler Günü’nü kutlamamız gerekenler belki de onlar.

Hazırlayan: Filiz Şeref

Hikayelerini ve ‘Anne olmak için doğurmak zorunda değilsiniz’ tezini nasıl güzel doğruladıklarını okuyunca, siz de eminiz bu insanların gerçekliklerinden şüphe duyacak; film, hikaye kahramanlarıymış gibi hissedeceksiniz! Neyse ki, gerçekler!



Aslı Örs,
48, Mimar
“Onun çocukluğunu yeşertebilmesine olanak sunduk”
- Oğlunuz mu?
- Evet, babasıyım.

- Sosyal Hizmetler’den mi?
- Evet...

- Babası mısınız?
- Evet babasıyım. Koruyucu babasıyım!
Mimu bir hastane sırasında babasıyla beklerken bunları duyuvermiş; o an yakınlarında olmasa da, duyuvermiş.

- Koruyucu baba derken neyi kastettin baba? Küçük çocuk olduğum için mi koruyucusun? Tüm babalar koruyucudur zaten. Niye öyle dedin?
Bizimkisi bir koruyucu aile olma hikayesi. Tıpkı Mimu’nun o çocuk berraklığı ile keşfettiği gibi, küçük çocukların temel ihtiyacı olan korunmanın, sarıp sarmalanmanın hikayesi...

Beş yıl önce bir kış günü, 2.5 yaşında bir oğlanla tanıştık. Bir bekleme odasında tertemiz kıyafetleri ile bir koltuğa oturmuş, bekliyordu. Kimi beklediğini bilmiyordu. Eşim ve ben kalben ne istediğimizi biliyorduk ama, bizi neyin beklediğini bilmiyorduk.

Mimu o günden beri bizimle; ailemizin bir parçası oldu. Kalkanları yüksek ve öfkeleri olan küçücük bir çocuktu. Bugün zeki, meraklı, yaratıcı, neşeli ve hareketli bir okul çocuğu. Kararlı ve ne istediğini biliyor. Aslında bu özellikler muhakkak karakterinin parçasıydı ama doğumundan sonraki iki yıl içinde çok kısıtlı bir ortamda büyümüştü. Sağlıklı bir bağlanma süreci yaşayamamıştı. İsteklerini huzurla elde edebileceğine dair güveni yoktu. Kızgınlık, katılık o küçücük bedeninin çoktan parçası oluvermişti. Sonra... Sonra tanıştık. Onu bize, bizi ona kattık. Yeni bir aile olduk. Biyolojik iki çocuğumuz daha var. Onlar da bir günde abi ve abla oldular. Mimu’nun yaşadığı gelgitlere dayandılar, yoruldukları an bana ve babalarına sarıldılar. Biz de onların bu süreci en doğal haliyle yaşamalarına izin verdik. Sevgi bir günde yeşermiyor, emek istiyor. Sabır istiyor. Hepimiz sabrettik. Mimu’nun güzel kalbini kazanmak için sabrettik, onun hayata güven duyması için sabrettik.

Bazen çevreden soruyorlar; ya giderse? İlk zamanlar korkuyordum, sorunun kendisinden bile huzursuz oluyordum. Şimdi sevginin nelere kadir olduğunu o kadar derinden hissediyorum ki, korkmuyorum. Biz Mimu’ya sevgiyle bağlandık. Onun çocukluğunu yeşertebilmesine olanak sunduk. O da kendi becerilerini ve yeteneklerini yeşertiyor. Aile olmanın ne anlama geldiğini artık biliyor. Bu bilgi her şeyin üstesinden gelir diye hissediyorum. Ve Mimu’ya bizi insan olarak dönüştürdüğü için daha da sıkı bağlanıyorum.



Nihal Üstündeniz,
40, Yoga Eğitmeni &Pazarlama Yöneticisi
“Asıl gizli kahramanlar çocuklar ve eşim”
“Evli olmadığım yıllarda başladım ben ‘evlat edineceğim’ demeye. Ve hep araştırdım, okudum, bilgi edindim. Yıllarca bu konuda besledim kendimi. Sonra evlenince ‘Bir çocuk yapalım, ikincisini evlat ediniriz ve son olarak da üçüncü çocuğumuzun koruyucu ailesi olalım’a dönüştü bu istek. Çünkü koruyucu ailelik vardı artık. Koruyucu aile olanlar vardı, artık konuşuluyordu bu konu. Ne güzel…

Çocuklara acıyarak atılan bir adım değil benimkisi. Acısaydım yapamazdım belki de. Acımayla yetinir çünkü çoğu insan, acır, uzaklaşır ve sonra da unutur. Yapabilecekken yapmadıklarım yüzünden kendime acırım da elinde olmadan yapamadıkları için karşımdakine acımam. İşte o küçük yaşımda tam olarak adını bilmesem de bir yavrunun elinden tutma isteği ile çıkılmış uzun bir yol benimki…

Kızım ile karşılaştığımız an hayatımda daha önce hiç bu kadar boynu bükük ve mahcup bir çocuk görmediğimi fark ettim. Bizi merak ediyor, bakmak, görmek istiyor ama bir yandan da o kadar utanıyor ki göz ucuyla bakabiliyordu, sesi çıkmıyordu. Benim de sesim çıkmıyordu, çıkamıyordu. O anı anlatabilmem mümkün değil. İlk kez o an yaptığımız şeyin kıymetini anladım ve o an kendime dedim ki; “İyi ki bu yoldasın Nihal, iyi ki!”

Sonrasında kocaman bir aile olduk. Çok zorlandığım, zorlandığımız zamanlar da oldu, hala daha olabiliyor. Ama zaten üç çocuklu olmak zor değil midir? O zaman yaşları 6 ve 4 olan oğullarım eve 9 yaşında bir abla gelmesine hiç sorun çıkarmadılar. Onlara yıllarca anlattığım uydurma masallar sayesindedir belki ama kızımı hemen kabullenip sorgulamadılar bile. Ben çok emek veriyor gibi görünsem de asıl gizli kahramanlar çocuklar ve eşim.

Siz hiç başkasının, başka şartlarda, bambaşka bir dünya görüşüyle yetişmiş çocuğunun, sizin teninize değdiğinde yaşadığı huzuru, onun gözlerinde gördünüz mü? Ona sarıldığınızda gözlerini yumarak size sokulmasına, gece yatağında saçlarını okşadığınızda gözlerinin yavaşça kayarak uykuya geçmesine ve o sırada yüzündeki tebessüme şahit oldunuz mu? Peki ya size hiç başkasının çocuğu ‘annecim’ dedi mi? Sizler hiç bilir misiniz ki, eğer kalbinizi kocaman açtıysanız, başkası diye bir şey yoktur. Bizim ailemizin durumu da bu. Sevgimizi bölüşüyoruz, bölüştükçe de çoğalıyoruz. Şu an üç çocuk, bir köpek ve iki kedi ile evimizde sekiz kalp atışı var.”



Selda Süren Teymur,
43, Öğretmen
“11 yıldır bir mucizenin içinde yaşıyoruz”
“Doğduğun gün, annemin kızı olmayı bırakıp kızımın annesi oldum… O gün ikimiz için de yeni bir hayat başladı” yazmış bir güzel dostum kızına…
Kızıma ilk dokunan olamadım belki ama hayata merhaba dediği gün aslında bir mucizenin de kapısını aralamış farkında olmadan ve ben o gün kızımın annesi olmuşum aslında… Birbirimizden habersiz geçirdiğimiz bir yılın sonunda kavuştuğumuz anın paha biçilemez oluşu mu, ayrı geçirdiğimiz her saniyenin burukluğu mu daha sarsıcıydı şimdi baktığımda ayırt edemiyorum; ama 11 yıldır bir mucizenin içinde yaşıyoruz bundan eminim…

Hani hep deriz ya bir çocuğun dünyaya gelmesi mucizedir diye, şüphesiz ki öyle, ama bir anneyle yavrusunun milyarlarca insan içinden birbirlerini bulmaları ve bütünleşmeleri daha mı az mucize?
Ben yıllarca öğrencilerini çocuğu yerine koyarak anneliğini yaşayan bir öğretmendim… Beni anneleri gibi taçlandıran her çocuğuma da sonsuz minnettarım. Belki de insanoğlunun başkasının dünyaya hediye ettiği yavruları sevebilme yetisini o zaman fark ettim ve eşimle beraber bir gecede karar verip, ertesi gün başvuru için Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’ne gittik… Ve 1.5 ay gibi kısa bir sürede kızımla kavuşup keyifli bir maceraya adım attık.

Ama hayat bazen beklemediğiniz sürprizler saklıyor bizim için. Kızım beş yaşındayken eşimi sonsuzluğa uğurladık ve şimdi tekrar kavuşana kadar buradaki maceramıza iki kişi devam ediyoruz…
Bu maceranın en tatlı meyvesi de artık kızımın, kendisi gibi devlet korumasındaki çocuklar için yürüttüğü projeler, koruyucu ailelik ile ilgili, 12 yaşındaki bir çocuktan beklenmeyecek bir güçle yaptığı farkındalık çalışmaları… Sistemi ve hayatın ona getirdiklerini içtenlikle kabul ve bu kabule bir misyon yüklemek çok büyük bir yürek istiyor şüphesiz ve ben kızımın bu duruşuyla da sonsuz gurur duyuyorum…

Özellikle kendi kendine yüklendiği bu misyonla çok net söyleyebilirim ki, benim kızımdan öğrendiklerim ona öğrettiklerimin çok çok ötesinde…”



Betül Gümüş,
38, Sınav Hizmetleri Uzmanı
“Her çocuk sevgi dolu bir ailede büyüsün”
“Bizim koruyucu aile olma hikayemiz üniversite yıllarımıza kadar dayanıyor. Üniversitede okurken ‘gönüllü abla’ olarak her hafta eski adı ile Çocuk Esirgeme Kurumu’na ziyarete gidiyor, 0-6 yaş arası bebek ve çocuklarla ilgileniyordum. İçimdeki ses her zaman bu çocuklar için bir şeyler yapmam gerektiğini fısıldıyordu. Eşim Salih Gümüş de çok şükür benimle aynı şekilde hissetti. İlk kızımız Bilge’miz ve ikinci kızımız İlke’miz biraz büyüdüklerinde artık doğru zamanın geldiğine karar verdik. Özellikle kızlarımızın isteği ile küçük bir kız çocuğuna koruyucu aile olduk. Onlar ‘Biz ablalık yapacağız’ dediler ve şükürler olsun ki öyle de oluyor.

Evimize iki yaşında gelen meleğimiz şu anda dört yaşına girmek üzere. Üçüncü kızımız eve gelmeden önceki geceki heyecanımızı ve yaşadıklarımızı tarif etmem mümkün değil.  ‘Acaba yapabilecek miyiz?’ diye eşimle konuştuğumuzu ve sonra, ‘İki yaşında bir kız çocuğu hiç tanımadığı bir eve, aileye, ortama alışırsa biz de başarabiliriz’ dediğimizi çok net hatırlıyorum. Kızım daha önce hiç baba kelimesini kullanmamıştı. Bize geldikten iki gün sonra dolu dolu baba dedi, sonra da tüm erkeklere baba dedi, çünkü aradaki farkı bilmiyordu. Şu anda her şeyi bilen, Türkçe yanında İngilizce şarkılar da söyleyen, çok özgüvenli, çok konuşkan bir çocuk. İlk kreş gösterisinde hem çok mutlu oldum hem de çook ağladım. Kuzum yine o gösteriyi yapacaktı ama onun her anını çeken, ona el sallayan bir ailesi olmayacaktı. Keza bayramlarda, doğum günlerinde onu sarıp sarmalayan bir ailesi de olamayacaktı...

Biz minik kızımızdan gerçeği hiçbir zaman saklamıyoruz.  Ona her zaman iki annesi, iki babası olduğunu ve hepimizin onu çok ama çok sevdiğini vurguluyoruz. O bizim kalbimizde büyüyen meleğimiz. Eşim ve benim en büyük temennimiz kendi ayakları üzerinde duran mutlu, huzurlu, güven dolu çocuklar yetiştirebilmek. Bu yola çıkarken hep şunu söyledik; “Hepimizin evinde fazlasıyla giyecek, yiyecek, eşya var. Değil bir çocuk kaç çocuk daha sığar! Yeter ki isteyelim.” Ve tüm koruyucu ailelerimizin ortak dileği şu: Her çocuk sevgi dolu bir ailede büyüsün. Biz başkalarını örnek alarak bu yola çıktık. İnşallah bizler de başka ailelere örnek olabiliriz ve her çocuk sevgi ile, güven ile, kahkahalarla büyür…”



Ayşegül Kurtaiş,
56, Emekli Bankacı
“Evimizde kimse öncesini hatırlamıyor”
“Emekli olunca 1-2 sene sürekli geziler, kitap ve televizyonla vakit geçirdim. Bir süre sonra vaktimin boşa geçtiğini fark ettim. Sorumluluklarla dolu geçen yıllardan sonra bu beni rahatsız etmeye başladı. Senelerce gezdiğimiz illerde eşimin benden, benim eşimden gizlice Çocuk Esirgeme Kurumu’na gidip çocuklar ile ilgilenmesi emeklilikte yolumuzu çizdi sanırım. Eşim yavaş yavaş, ‘Evlat edinelim mi?’ demeye başladı, biyolojik kızımız da üniversiteyi bitirmiş kendi yolunu çizmeye başlamıştı. Farklı sosyal sorumluluk projeleri bizi yeterince tatmin edemiyordu. Bu arada tesadüfen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı İl Müdürlüğü’nde görevli bir müfettiş ile karşılaşan eşim koruyucu ailelik kavramını öğrenince başvurumuzu yapmak için geriye sadece biyolojik kızımızın fikrini almak kalmıştı. Onun da heyecanla desteklemesi üzerine hemen formları doldurup beklemeye başladık, sürekli taciz telefonlarımdan bunalan sosyal hizmet uzmanı başvurumuzu inceleyip onaylandığı haberini verince işin gerçekliği kafama dank etti. Ailede herkes istiyordu, heyecanlıydı ama anne bendim. Yaşım, bedensel sağlığım, rahat rahat yaşamak... Acabalar tereddütler içerisinde değişik yuvalara gittik, ama olmadı... Saray Çocuk Yuvası’na da çok umutla gitmedik ancak evden çıkarken içimden bir dua yükseldi; biri kız biri erkek ikizimiz olsa ne güzel olur diye.

Ve müdür yardımcısı bizi ikizlerimizle tanıştırdı o gün… Ürkek, ne olduğunu anlamayan çocuklarımla tanıştık; ikinci gidişimde yaptığım kakaolu keki çok seven oğlum ve kızım hala ilk gelişinde kek getirmiştin diye hatırlarlar. Biyolojik annelerinin ani vefatıyla bizim birlikteliğimiz hızlandı, kısa sürede hep beraber yaşamaya başladık… Sanki daima birlikteydik, evimizde kimse öncesini hatırlamıyor artık. Tabii ki sorunlar var; güç zamanlar, zorluklar, hangi ailede yok ki! Okula giden çocuklara el sallamak, çocuk filmlerine gitmek, gece uyurlarken seyretmek, üzerlerini örtüp saçlarını okşamak her türlü sorunu çözebilecek güç veriyor içimize. ‘Anneannecim’, ‘dedecim’ diye sarılarak ailemizin büyüklerini bile gençleştirdiler. Teyzeleri, dayıları, halalar ve kuzenler ile çok büyük ve çocuk sesleri ile dolu bir aile olduk. Tıpkı genç kızlığımda hayalini kurduğum gibi…”