Senin yolun hangisi?

Senin yolun hangisi?

Her insan bu dünyaya bir amaç için geliyor, kimi potansiyelini kullanıyor kimi kullanmadan göçüp gidiyor. Sizin seçiminiz hangisi; kendinizi gerçekleştirmek mi yoksa diğerlerinin yönlendirmesiyle, öğrettikleriyle ve dayattıklarıyla gün geçtikçe bir robota dönüşmek mi?

Yazı: Özlem Çetinkaya/Pozitif dergisi

Seçimini potansiyelini kullanmaktan yana yapan bir isim var karşımızda... Bioenerji Uzmanı Dr. Şuayip Dağıstanlı, şu an İstanbul’da yaşıyor olsa da soyadının hakkını verecek kadar Dağıstanlı... 20 yaşında geçirdiği trafik kazasında bedeninin yüzde 80’i felç olunca kendi kendini tedavi etmeyi başarmak onun hayatındaki dönüm noktası olmuş, adeta küllerinden yeniden doğmuş. “Dünyadaki her şey frekanstır, bir titreşimdir.. Biyoenerji de bir titreşimdir. İnsanın düşüncesi de konuşması da dünyadaki her ilişki de birer titreşimdir. Her şey bunun üzerine kurulmuştur. Onun için ben diyorum ki, ‘Sözlerini bırak, düşüncelerine bile dikkat et!’” diyor. Sağlık için tavsiyesi ise şu: “Önce ilaçsız tedavi, sonra ilaç ve en son olarak operasyon.”

Siz kendinizi bir Simurg yani Anka Kuşu olarak tanımlıyorsunuz… Neden?
Simurg Kuşu’nun hikayesini okuyanlar bunu bileceklerdir. Simurg, yani Anka Kuşu küllerinden yeniden doğmayı anlatan bir efsanedir. Binlerce kuşun hakikati arayış yolculuklarını anlatır. Kuşlar hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Kalanlar ‘Aşk Denizi’nden geçmişler önce… ‘Ayrılık Vadisi’nden uçmuşlar… ‘Hırs Ovası’nı aşıp, ‘Kıskançlık Gölü’ne saplanmışlar... Uçtukça sayıları azalmış. Altıncı vadi ‘Şaşkınlık’ ve sonuncu vadi ‘Yokoluş’ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş. Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg zaten ‘otuz kuş’ demektir. Farsça’da ‘si’, otuz; ‘murg’ ise kuş demektir. O zaman anlıyorlar ki onların hepsi bir Simurg... Yani kurtarıcı olarak gördüklerinin, Simurg’un aslında kendileri olduğunu görmüşler. Demek istiyorum ki Simurg-Anka’yı beklemekten vazgeçip; yok oluşu yaşadıktan sonra bile uçmaya devam edip, kendi küllerimizden yeniden doğmalıyız. Eğer hepimiz birer Simurg olmazsak o zaman bataklığımıza veya kafeslerimize mahkum yaşarız.

Siz de bu yok oluşu yaşayıp, yola devam edenlerden misiniz?
Biraz önce anlattığım hikaye aslında biz insanların da hikayesidir. Biz de aynı yolculuğu yapıyoruz. Ben neden bu kuşa benzettim kendimi? Çocukluğumdan beri hayatımda karşılaştığım şeylerden dolayı elbette ama esas bir yer var ki orası dönüm noktası.

Hayatınızın en zorlu döneminden bahsediyorsunuz sanırım…
Evet. Hayatımın en kritik, artık hayat çizgisini, sınırını bana gösteren nokta 20 yaşındayken geçirmiş olduğum felç... Vücudumun yüzde 80’inin felç olduğu ve klinik ölümü yaşadığım dönem benim hayatımın çizgisidir.

Bir nevi gidip yeniden hayata dönülen sınırı yaşadınız yani… Nasıl bir deneyimdi
Klinik ölüm yaşamış insanlarla konuştuğunuz zaman hepsi aynı şeyi söyleyecektir; yoğun bir ışık, tarif edilmez bir mutluluk ve huzur. Bana şimdi diyorlar ki; “Taşlarla, kristallerle çok fazla uğraşıyorsun…” Belki ben orada gördüğüm renkleri buradaki hayatımda kristallerde arıyorum. O yüzden rengarenk taşlarla bu kadar zaman geçiriyorum. Benim o noktada gördüğüm mutluluğu, huzuru bana burada hiçbir şey vermez. Sadece belki ölüm sınırı.

Siz o ölüm anını yaşayıp, dünyaya geri dönmeyi istemişsiniz… Sizce neden geri döndünüz?
Demek ki bu hayatta misyonum bitmemiş.

Nedir sizin bu hayattaki misyonunuz?
Hayattaki herkesin bir hikayesi ve misyonu var. Buraya gelmiş herkes bir şey yaşar ve gider. Bazıları iz bırakır, bazıları bırakmaz. Herkes ayrı bir birey, herkes ayrı bir mikro kozmoz. Herkes ayrı bir enerji varlığı. Bunun farkında olmak önemli. Ben bu yaşadıklarımla misyonumu tamamlayıp tamamlamadığımı bilmiyorum; bu soruya cevap vermek çok zor. Ama biliyorum ki bu dünyada olan hiç kimse boşuna burada değil.


Yaşam yolunda insan yaşadıkları ile güçlenerek ilerlerse yaşamının değerleneceğini söylüyorsunuz diyebilir miyiz?
Eski Uzak Doğu’da, Japonlar kırılmış bir vazoyu altınla yapıştırırlarmış. Benim hayat felsefem de bu. Bütün yaşadığım yaraları ya da tatsız olayları altınla yapıştırıyorum. Kırılmış yerleri altınla yapıştırılmış bir vazo inanın çok daha değerli oluyor. O altınlar ona on kat daha fazla değer katıyor. Hayata bu felsefe ile yaklaştığında yaşamak da nefes almak da çok kolay çünkü o zaman sen bazı gerçekleri görebiliyorsun.

Bildiğim kadar sizin zor ama bir o kadar da muhteşem geçen bir çocukluğunuz var. Çocukluk döneminin önemini artık biliyoruz, anne-babalara neler önerirsiniz?
Evet zor şartlarda geçen bir çocukluğum oldu. Kalabalık bir aileydik. On kardeşim ve ben… Diğer yandan da doğanın içinde muhteşem bir çocukluk geçirdim. Çocuk konusunda ne öneririm? Bir kere çocuk bağımsız ve kendinden emin olmalı. Düştüğü zaman kendi kendine kalkmayı bilmeli. Bu şekilde yetiştirilmeli. Anne babalar ne yapıyor? Çocuk düştüğünde “Aman canım cicim” diyerek onu kucaklıyor, yerden kaldırıyorlar. Böyle olduğu zaman çocuk her zaman arkasında bir güç olduğunu biliyor ve hiçbir şey için kendisini yormuyor. Bu söylediğimin sevgi ve şefkat ile alakası yok. Bir insan çocukken, kendisi oluşurken savaşmayı bilirse o zaman gelecekte ondan bir şey bekleyebilirsin. Ben bir kere bile annemin beni kucağına alıp, canım cicim diye sevdiğini bilmem. Diğer kardeşlerime sorsanız onlar da aynı şeyi söylerler. Düşünün ki bu kadın, 11 çocuk dünyaya getirmiş, 10 sene boyunca karnında çocuk taşımış. 20 küsur sene boyunca kurumadan süt emzirmiş. Bir anne evladını kucağına almaz mı? Benim annem almadı. Neden böyle yaptı, onun psikolojisini ben bilemem ama sevgisini hissetmedik mi? Hissettik hem de sonuna kadar. Önemli olan içindeki, kalbindeki, ruhundaki sevgi ve şefkati, o enerjiyi bütün hücrelerine kadar çocuğa hissettirmeniz. Burada söylemek istediğim, önemli olan ağzından çıkan bir kelime değil, senden çıkan enerjinin önemli olduğu...

Bazı pedagoglar sizinle çok aynı fikirde olmayabilir… Başka davranış modellerinden bahsediliyor; çocuğun gözlerinin içine bakarak konuşmak, onun boyuna inmek gibi...
Maalesef ki bu işler matematik veya geometriyle olmuyor. Ben böyle düşünüyorum.

Belki de sizin dediğiniz gibi büyüyen çocuklar, daha küçükken kendi içlerindeki gücü de fark ediyorlar. Birçoğumuz gibi bunu sonradan aramak zorunda kalmıyorlar…
Bana öyle çok anne-baba geliyor ki çocuklarının bağışıklık sistemi tamamen çökmüş, organizma en ufak bir bakteri ya da enfeksiyon ile bile nasıl savaşacağını bilmiyor. Ben bu durumda ilk tepkiyi anneye veriyorum. Neden? Çünkü en ufak problemde çocuğu doktora götürüp, antibiyotikleri yüklemiş. Bugün çağımızın en büyük problemlerinden biri bu. Anneye bakıyorsun; üniversite mezunu ama en ufak hastalıkta antibiyotik! Bunu tamamen kurtarma içgüdüsü ile yapıyor ama çocuğu küçücük şey için doktora götürüp ona bir sürü kimyasal madde ile müdahale ediyor. Bu ne demek oluyor? Organizma daha çocukken, en ufak bir hastalığa karşı savaşmayı bilmeden öldürülüyor. Oysa organizma savaşmayı bilmeli. Benim şansım sanırım çocukken tabiatta var olan tüm mikroplarla tanışmış olmam. Doğada ne varsa, bütün bakterilerle küçük yaşta tanıştım. Geçen gün çok yakın dostum olan Billur (Kalkavan) ile konuşuyoruz. Biliyorsunuz çok zengin bir ailenin kızı. Yalılarda, köşklerde yaşamış biri… Annesi de hala hayatta. Allah uzun ömür versin. Bana hep der ki, “Benim çocukların doktoru veteriner.” O veteriner 102 yaşında ve o da hala yaşıyor. Billur’un annesi; “Çocuklarım kedi köpekle aynı tastan su içiyordu” diye de hep söyler.

Çocuğu olunca evindeki hayvandan vazgeçen aileler var...
Maalesef böyle acımasız davranan çok insan var. Oysa çocuklar hayvanlarla büyüdüklerinde daha mutlu, daha sağlıklı, daha kıvrak zekalı ve daha insancıl oluyorlar. Çocukken onlarla aynı dili konuşmayan varlıklarla diyaloğa geçebiliyorlar yani aralarında bir enerji alışverişi oluyor. Çocuk hayvanlar ile bir telepati gücü kuruyor. Yani, hayvan o çocuğu geliştiriyor… Örneğin benim çocukluğumda dağın tepesinde yetişen yabani armutlar vardı. Taş gibiydiler. Kayalara sürterek ancak suyunu içebilirdik. Rende makinen yoksa ya da o armudu kesecek biçecek bir şeyin, ne yapacaksın? Taşa sürteceksin. Şimdi düşünüyorum da; benim en büyük servetim hakikaten benim çocukluğum. Ben neredeyse yedi yaşına kadar ayakkabı görmedim. Büyüklerimin küçükleri ve eskileri elden geçirilerek bana verilirdi hep. Parasal açıdan baktığımda evet imkanlar yoktu ama yine çocukluğum muhteşemdi.

O yokluğun içinde mutluydunuz. Doğru mu anladım?
Evet. Hem de çok mutluydum. Sadece ben değil, diğer kardeşlerim de; hepimiz mutluyduk. Günümüzde yokluk insanları mutsuz ediyor ama… İnsanlar sahip olamadıkları için depresyonda yaşıyorlar. Ben o zaman da mutluydum, şimdi bunları anlatabildiğim için de mutluyum. Şehirde yaşayan ve bu röportajı okuyan insanlar kendilerini bir masal okuyor sanabilirler ama bu böyle. Şu anda maalesef insanlar ayakkabısının olmasını bırak, bilmem ne marka ayakkabısı olmadığı için dertli. Ya da bilmem kaç model yeni çıkan telefonu alamadığı için… Bu konuya girersek, geçmiş olsun çıkamayız.

Çocukluk hakkında bu kadar konuşmuşken, onlarla yaptığınız çalışmalara değinmek istiyorum. Özellikle sınav zamanı çocuklarla çalışıyorsunuz değil mi? Bu seanslardan biraz bahseder misiniz?
Evet. Sınav streslerini atmak için çocuklara yardımcı oluyorum. Seans esnasında ben çocuğa güven ve güç veriyorum. Onu sakinleştiriyorum. Beynindeki o yoğunluğu, stresi, baskıyı alıyorum. Aslında çocuk ve hatta insan bir şeyi bir kere duyduktan, gördükten sonra unutmaz. Hatta ölse bile unutmaz. O bilgi senden sonraki nesillere bile taşınır, hafızaya kaydedilir. Çocuk bunu bilmiyor, dolayısı ile ezberliyor. Sadece Türkiye’de değil, her yerde, ezberleme üzerine kurulu bir sistem var. Ezber bozmak lazım. Çocuk sınavdan bir gün önce ders çalışmayı bırakın, kitabın sayfasını bile açmamalı. Bambaşka şeyler yapmalı.

Bu seanslarda da biyoenerji uyguluyorsunuz. Kaç seans gerekiyor?
Evet. Bazı çocuklar depresyonda oluyorlar, onları depresyondan çıkarmak gerek. Bazılarında sadece stres oluyor, onlar bir-iki seansta çözülüyor.

Sizin ‘Kendini Programlama’ adını verdiğiniz bir çalışmanız var. Nedir bu kendini programlama?
Televizyon seyrederken kumandası sizin elinizde. O kumanda ile istediğiniz programı açabilirsiniz, sesini ister kısarsınız, ister yükseltirsiniz. Öyle değil mi? O zaman neden siz kendi duygularınızı, kendi enerjinizi programlamıyorsunuz. O gücü, enerjiyi ya da potansiyel kuvveti açığa çıkarması için neden bir anahtar bulmuyorsunuz? Benim kendini programlama dediğim şey, herkese kendi hazinelerinin anahtarını vermek. Bu anahtarı kendinde oluştur, sonra istediğin zaman hazinene gir, istediğin zaman oradan çık. Organizma çok güçlüdür. Trans haline girdiğinde 600-700’e kadar farklı ilaç üretebilir ama bunun için bir ortam oluşturmak gerekir. Siz o atmosferi, ortamı oluşturduğunuz zaman ve ona programı verdiğinizde organizma ne yapacağını bilerek çalışır. Bilmeden kendi haline bıraktığın zaman da organizma kendi ayarını yapar. Her organizmanın kendini regule etme, iyileştirme gücü vardır. Dediğim gibi yapılması gereken tek şey buna ortam oluşturmaktır. Bunu biz kendimiz de yapabiliriz ya da benim gibi profesyonel kişilerden yardım da alabilirsiniz.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.