Bir rüya gördüm, adı Barselona!

Barselona'da ne yenir, ne içilir, nerelere gidilir? Bu büyülü şehirle ilgili merak ettiklerinizi bu yazıda bulabilirsiniz... İşte Elele Dergisi'nde Deniz Çakmakcı'nın kaleminden Barcelona turu için bilinmesi gerekenler: Karşınızda mini Barselona rehberi

Bir rüya gördüm, adı Barselona!

Barselona nasıl biri anlat deseniz; güçlü, sabırlı, mücadeleci, sürprizlerle dolu, rengarenk, zarif ve sıcak bir Akdeniz kadını derdim. Moda ve popüler olandan bağımsız kendine has tarzı olan biri. İlk görüşte aşık olunan değil ama zamanla tutkuyla bağlanılan, vazgeçilmez olan bir kadın Barselona. (Bu makalemizin ardından kamp, seyahat ve karavan rotaları başlıklı yazımıza da bakabilirsiniz)

Yazı: Deniz Çakmakcı

Sanatın, çağdaşlığın, başkaldırının merkezi, İspanya’da Katalonya Özerk Bölgesi’nin başkenti, İspanya’nın ikinci, Avrupa’nın altıncı büyük kenti.
Ben ilk kez gittim. Çok geç kalmışım. Önceliği ona vermeliymişim. Her noktasını dolaştım, her kapıdan girdim, gördüm, öylece durdum, etrafa baktım, parklarında uzandım, plajda kumlara ayaklarımı gömdüm, patlarcasına yedim ve güzel içtim. Barselona ile sakinleştim. Oradayken ona benzedim.

Ey sevgili okur, Barselona’ya yapacağınız dört günlük turla tüm müzelerini ve çeşitli kaynaklarda yazan gidilmesi gereken yerlerini gezebilirsiniz. Gezmelisiniz. Müthiş etkilenebilir, fotoğraflar çekebilir, bunları sosyal medyada paylaşıp bolca like alabilirsiniz. Ve fakat bilin ki Barselona tüm bunları yaptıktan sonra, dördüncü günün sonunda başlıyor!

Bir yerden bir yere yetişme telaşı olmadan, Barselona’da özgürce vakit geçirmek yapılabilecek en etkileyici şey. Burada kendinizi İspanya’da değil, daha özgür, daha yaratıcı, daha rahat bir başka yerde hissediyorsunuz.

NEDEN Mİ?

Çünkü iliklerinize kadar Katalonya’dasınız!
Katalan halkının hikayesi iki arada kalmanın, ait olamamanın, yanlış anlamaların ama her şeye rağmen direnmenin tarihi.
1600’lü yıllarda Fransa’nın koruması altında kurulan Katalan Cumhuriyeti, Fransa’nın İspanya ile anlaşmasıyla yıkılıyor ve Katalonya da bu iki devlet arasında bölüşülüyor. Pek tabii ki Fransa, sınırları içinde kalan Katalanları asimile ediyor.

Katalonya-İspanya ilişkilerinin ise hem iç savaşta faşizme karşı dayanışmaya hem de faşist diktatörlük dönemindeki gibi baskı ve şiddete dayanan bir tarihi var. Katalanların zamanla zorlu mücadelelerle kazanılmış, kendi hükümeti, meclisi, anadilde eğitim ve anadilde kamu hizmeti gibi hakları oluyor. Özerklik sınırları bir genişliyor, bir daralıyor. Baskı aleni veya gizli de olsa aslında hiç bitmiyor. İspanya’dan ayrılmayı öngören sürecin başlaması ile de 2017’de Katalonya’nın bağımsızlığını alması onaylanıyor. Ancak o gün geldiğinde yine ortalık karışıyor. Bağımsızlık sadece sekiz saniye sürüyor, bağımsızlık isteyen liderler ülkeden kaçmak zorunda kalıyor. Ve yıllardır uğruna mücadele edilen bağımsızlığa yine uzaktan el sallanıyor.

Diğer taraftan bu hikayedeki romantizmi bozan gerçeklik de şu ki; deniyor ki Katalanlar aslında bağımsızlığı yani İspanya’dan ayrılmayı değil, İspanya ekonomisini taşıyan bölge olmaları sebebiyle daha çok özgürlük ve baskı görmeden yaşama hakkını istiyorlar.

Her iki taraf da İspanya’nın tüm zenginliğinin Katalan halkının enerjisinden geldiğini, Katalan halkının yaratıcılığının İspanya’yı kendine çektiğinin farkında. Katalanlar müthiş bir kültürel zenginlik katıyor İspanya’ya (Salvador Dali bir Katalandı, Juan Miro, Pablo Picasso, Gaudi ve hatta Kristof Kolomb da) ve bu kültürel zenginlik de elbette paraya dönüyor. Katalan halkı varlıklı. Barselona, Katalonya sınırları içinde. İspanya da elbette kaybetmek istemiyor. Bir çekişmedir gidiyor. Ve Katalanlar da bu uğurda ‘Hak verilmez alınır’ diyerek dönem dönem sokaklara dökülüyor.

BARSELONA'DA ŞEHRİN SİMGESİ

Bu kadar tarih bilgisinden sonra yazımızın ikinci bölümünde gidip görmenizi mutlaka önereceğim yerler var.
Cevabımı veriyorum: Her yer!

Ama özellikle birkaçından bahsetmeden geçmek istemem, hem ne kısa bir bölüm yazmışsın denmesin arkamdan hem de ‘tarihi tamam da biz gidince ne yapacağız?’ diyenlere de birkaç taze bilgi vermiş olayım.

İlk olarak şehrin simgesi, bitmeyen katedral La Sagrada Familia ile başlayalım.
Gaudi bu esere hayatını adamış. Katedrali üç cephe olarak tasarlamış ama ömrü birini yapmaya yetmiş. Gaudi’nin tüm tasarımları İspanya iç savaşında yanınca katedralin inşaatına ara verilmiş. Çok sonraları, yeniden başlayan inşaatın yapımı ise hala sürüyor. Bu tamamlama projesine Gaudi’nin orjinal çizimleri olmadığı için karşı çıkanlar çok fazla. Gaudi’nin yaptığı ilk cephe taşın, ıslak kumu elinizden akıtır gibi bir görüntüsü var. Sonradan yapılanlar ise beton. O kadar farklı ve yama gibi duruyor ki bana da sorsalardı karşı çıkardım. Pek tabii ki sormadılar! Ama Salvador Dali’ye sormuşlar ve o da aslanlar gibi tamamlama projesine karşı çıkmış. “Bu eser böyle kalmalı” demiş. Dinlememişler. Tabii İspanyollar akıllı, bildiğiniz darphane gibi orası, para basıyor. Her saati her dakikası dolu. İnternetten rezervasyon yapmazsanız içeri girmeniz bir mucize. İnşaat 2026’da Gaudi’nin 100’üncü ölüm yıldönümünde bitecekmiş. Duy da inanma!

Park Guell’den beklentiniz benim gibi bir masal köyü ile karşılaşmak ise büyük hayal kırıklığı olduğunu söyleyebilirim. Sadece o kentin simgeleşmiş fotoğraflarında gördüğünüz renkli iki ev, toprak yollu geniş bir arazi ve Gaudi’nin bir dönem yaşadığı bir yapı var içeride. Bonusu giderken çıkılması gereken milyonlarca merdivenin yürüyen merdiven olması, hak yemeyelim.


La Sagrada Familia

MUTLAKA GÖRÜN!

Bunun dışında, Casa Mila, Casa Batllo ve Casa Viscens gibi harika binalar yapmış Gaudi. İçine girmeseniz de mutlaka ve mutlaka görün derim. Zaten hiç bilmeyenler için bir bilgi, sokakta yürürken iki apartman arasındaki bir başka apartman olarak bu binaların önünden geçiyorsunuz. Özel bir girişi, halktan uzak bir durumları yok. Viscens, ziyarete yeni açılmış ve biraz daha uzak bir bölgede ama görmeye değer. Gaudi, renkleri, taşları, simgeleri ve şekilleri o kadar etkileyici kullanmış ki, üçüncü bir sanat gözünüz olmasa dahi farkını anlıyor, kendinizce yorum katabiliyorsunuz.

Çok fazla müze var. İçlerinde beni en çok etkileyen üç müzeyi diğerlerinden ayırdım: Juan Miro Müzesi, Picasso Müzesi, Katalonya Ulusal Sanat Müzesi. Bunlara mutlaka zaman ayırın derim. Sadece bu müzelerde değil, şehrin her yanında sanatın bir ülkenin gelişimine nasıl katkı sağladığını, nasıl özgürleştirdiğini iliklerinize kadar hissediyor ve bir milleti nasıl şekillendirdiğini görüyorsunuz.

Barselona dümdüz ve geniş kaldırımları ile yürümek için yapılmış gibi. Birkaç yer hariç her yere yürüyebilirsiniz ve bence yürümelisiniz. La Rambla denen Sultanahmet Meydanı’ndan bir kere geçin, görün yeter. Dalın ara sokaklara. Bu ara sokaklarda karşınıza bir sürü meydan çıkacak. Bunlardan benim kalbimi en çok çalan Reial Meydanı (ki buradaki sokak lambalarını da Gaudi yapmış) oldu.

Eğer dediğim gibi nispeten uzun bir seyahat planladıysanız ve Barselona’da gidecek bir müze, bir mekan telaşı olmadan duracak vaktiniz varsa, alın bir örtü (Hintli arkadaşlar süper örtüler satıyor ve pek tabi pazarlıkla üçte biri fiyatına alabiliyorsunuz) doğru Ciutadella parkına gidin. Uzanın, kitap okuyun, öylece durun, etrafa bakın. Mevsim uygunsa plaja inin. Yan yana dizilmiş birçok plaj var. Alabildiğine temiz kum, enfes bir deniz. İşten çıkıp plaja indiğinizi, rahatça denize girdikten sonra evinize döndüğünüzü düşünün. Barselona bu işte. Şimdi silin gözünüzdeki yaşı ve okumaya devam edin!



Gotik bölgeyi dükkan dükkan gezin. Tasarıma ve el işçiliğine verilen öneme bir şapka da siz çıkarın. Değişik konseptleri ile butikler ufuk açıcı, hayranlık uyandırıcı. Her şehrin bir favori semti vardır elbet. Ben bu noktada turistik olmaktan çok uzak bir bölge olan Gracia’dan yana oyumu kullanıyorum. Katalan halkın daha çok yerleştiği bölge burası. Bu şehirde yaşayacak olsam, tercihim bu bölge olurdu. Burada sokaklar; küçük, şık butikleri, konsept mağazaları, kafeleri ve dışarılara taşmış halkı ile açık hava oturma odası. Her yer benim fotoğrafımı çek, beni hafızana kazı diyor.

''SADECE İNSAN OLDUĞUN İÇİN KABUL GÖRDÜĞÜN BİR CENNET''

Barselona ile ilgili en çok söylemek istediğim şeyi elbette en sona bıraktım. Burada aslında tam olarak neye hayran kaldığınızı anlayamıyorsunuz ama büyülenmiş gibi geri dönüyorsunuz. Yani benim hissettiğim buydu. Bu şehirde benim ağzımı açık bırakan, hayatım boyunca dönüp dönüp hatırlayacağım ilk şey ise özgürlük duygusu ve eşitlik hissi. Kimsenin birbirine bakmadığı, yargılamadığı, gözleriyle dövmediği bir yer. Spor yapan, sokaklarda oturan, içki içen, istediğini giyen, öpüşen, kahkahalarla gülen, her dinden, her ırktan ve her cinsten insan. Sadece insan olduğun için kabul gördüğün bir cennet. Sakin, sessiz, saygılı, yavaş bir şehir. Acele yok, koşturma yok.

Programlı tatile çıkan biriyseniz en azından iki gün de Barselona’yı gezmeye değil, yaşamaya ayırmanızı şiddetle öneriyor ve herkesin yolunun, hayatında en az bir kez bu şehre tadını çıkartacak kadar bir süreliğine düşmesini umuyorum.

Son olarak, sizden ricam gözlerinizi kapatın ve kendinizi bu sokaklarda, meydanlarda, park veya sahillerin birinde hayal edin. Bana çok iyi geliyor, size de gelsin.

Adiós!
Adéu!

BARSELONA'DA NE YENİR, NE İÇİLİR?

Her ne kadar tapas ve paella gelse de akla bana sorarsanız Barselona’da yemek, midye, minnoş karidesler, ahtapot, yemeden önce öpülesi kalamarlar demek… Biraz da yemeye düşkünseniz akıllara zarar. Ne içelim derseniz de buraya kadar gelmişken, anavatanında elbette sangria derim. Benim için cava olanı. Cava, Katalanların sangria versiyonu. İspanyollar bunu dahi içmeyi reddediyormuş zaman zaman. Bazen inatlaşma o seviyeye çıkıyormuş yani. Ben afiyetle içtim. Siz de için. Neşeli biriyseniz daha da neşeli olmanızın tatlı bir nedeni olabilir.

İspanya denildiğinde akla gelen ilk renk kırmızı. Bu şehre giderken konforlu bir valiz hazırlamak şart. Tıklayın

İLGİLİ İÇERİKLER